Antarktika’daki güçlü zihinlerden alinacak 8 ders

Korona gunlerinde eve tıkıldığımız şu gunlerde izolasyonla en iyi basa cikma onerilerini sizinle paylasmak istiyorum. Paylasirken de biraz da gercek ekstrem kosullari olan insanlardan yola cikmak istiyorum. Bu kosullardan biri Antartika’da polar arastirma grubundaki insanlar. Bu grupta yer alan kisilerden biri Prof. Dr. Nathalie Pattyn ve kendisi benim doktora tezimi sundugum jurideki insanlardan biri. Kendisi bu zor kosullara o kadar dayanikli biri ki benim jurimde beni en cok zorluyan ve en zeki sorulari soran kisiydi diyebilirim. Dr. Pattyn hatta bizim fakultemizde bize Antartika’daki anilarini anlatirken nasil akil ve ruh sagligini koruduguna dair birkac tuyo da vermisti. Simdi Dr. Pattyn ve diger uyelerin yazdiklarindan yola cikarak, benim de ekledigim bazi maddeleri harmanlayip kendinize evde kolay uygualayabilecegimiz rutinler yaratalim.

  1. Gununuzu planlayin ve yapilacaklar listesi cikarin. Odada ben ne yapacaktim diye dolanmaktansa yapacaginiz islerin listesi ile harekete gecin.
  2. Antartika’daki calisanlarin notlarindan, benim de uzay kampindaki deneyimlerinden soyleyecegim seylerden biri yemek sisteminin olmasi. Yani, şuursuz bir sekilde yememek ve disiplinli bir izole hayat icin yemekleri belli saatlerde yemek. Acik bufe olmamak!
  3. Egzersiz yapmak. Refael Klein haftada 3 gun spora gidiyordu,Bu zor olani. O sebepten cok cok minimum seviye olanindan baslayin. Severseniz belli gunlerde YouTube’tan zumba, pilatesi veya nefes egzersizleri acip uygulayin. Cok uzu süreli degil.
  4. Belli saatlerde sevdiklerinizle zaman gecirmek. Aileniz baska yerdeyse arayin ve konusun. Evdeki insanlar yaninizdaysa onlardan uzak durun ve yemeklerde bir araya geldiginizde ogrendiginiz seyleri konusun.
  5. Guvenli bir bolge ve ani dusunun. Hayatinizda hatirladiginizda size kendinizi iyi        hissettirecek bir ani dusunun. O ana odaklanin kendi belirlediginiz surece. Boylece kayginiz azalacak ve kendinize su an icinde bulundugunuz zorluk neyse o da gececek mesaji vermis olacaksiniz.
  6. Gun icinde salas seyler giyinmeyin gununuzu bolun. Bu en onemli seylerden biri. Ben ozellikle son 1 yildir hep evden calistim. Skype gorusmeleirim olmasa da her daim gun icinde farkli kiyafet giyinmeye ozen gosterdim. Yapabiliyorsaniz hala bir parlaticinizi surun, sacinizi yapin, konforlu olsa da biraz caba gerektiren giysilerinizi giyin,
  7. Disleri fircalamak, dus almak ve belli saatlerde uyumak. Evde olmak duzensizlik anlamina gelmez. Hijyenize kendinize olan saygidan ve sevgiden devam edin. Gec saatlerde uyuyo gec saatlerde uyanmak size iyi gelse de gun isigini kacirmamaya ve sevdiklerinizde iletisimi aksatmadan yasayacak saatlere kurun.Kendinizi bir birakirsaniz toplamasi cok zor olur.
  8. Antartika’da Refael Klein’in cok hosuma giden bir cumlesi var: haftanin basi ve sonu yok. Evde kalmanin zaman algisi icin en tehlikeli yani bu. Bu sebepten Zamanin gectigini anlamak icin bazi gunler bir seyler yapin “bugun kitap okuma gunu”, bugun puzzle gunu, bugun annemle zor yemek yapma gunu gibi gunler olusturun.

Son olarak yine Klein’in notlarindan anladigimiz indoor tirmanmasini yaparken uzaktan radyoyu dinlemek. Sevmediginiz bir isi merak ettiginiz bir isle dengeleyin. Ornegin, evde pushup yapacaksiniz ya da mutfakta bulasik yikayacakken YouTube’ta merak ettiginiz bir programi acip dinleyin kendinizi.

Insanoglu bircok kosula adapte olabiliyor. Zekasi sayesinde de kolayca problemlere cozum buluyor. Bu onerilerimle daha az aci cekip daha cok sikayet ederek bu sureci normallestirin.

İlgili okumalar için:

Sticking with a Daily Routine at the South Pole

http://www.antarcticstation.org/news_press/news_detail/live_from_antarctica_sunday_14_december

 

Karantina’da neden daha çok kişiyle mesajlaşıp görüşüyoruz?

Karantina günlerinde hiç beklemediğiniz insanlardan mesaj, aile üyelerinden olmadık, arkadaşlarınızda aramalar, istatistikler ve sürekli komplo teorileri, özellikle yaşlı üyelerden yalan haberlerin yayıldığı düşük çözünürlükte mesajlar alıyorsunuzdur. Sosyal medya geyiği olarak karantina en çok dışa dönük insanları etkilerken, içe dönükler zaten hep evde olduklarından hayatlarında değişen bir şey yok diye çok paylaşım görmüşsünüzdür. Hemen dünyanın en top üniversitelerinden biri olan MIT’den üniversitesinde 4 sene önce yapılmış bir deneyden bahsedelim.

Bu deneyde 40 kişiye iki mahrumiyet koşulu yaratılıyor: birinde 10 saat boyunca yemekten uzaktalar yani oruç tutuyorlar, diğerinde ise iletişimde oldukları insanlardan uzakta sosyal izolasyon koşulundalar. Bu kişilere daha sonra MR aletinde oruç tuttukları koşulda yemek ve nötr doğa fotoğrafları gösteriliyor ve canınız bu yemeğı ne kadar çok ister diye soru soruyorlar. Sosyal izolasyon koşulunda yine nötr doğa fotoğrafları ile sosyalleşmenin olduğu bir fotoğraf gösteriliyor. Soru olarak da şimdi bu sosyalleşme ortamında olmayı ne kadar çok isterdiniz diye soruyorlar. Analiz aşamasında da beynin oruç tutulan koşulda yemek fotoğraflarını, sosyal oruç koşulunda da sosyalleşmeyi ne kadar istediklerine tepki verdiğini ölçüyorlar. Bu aşerme ya da mahrumiyet anında bir şeyi arzu etmeyle ilgili aktivasyon için de beynin substantia nigra adlı bölgeye bakıyorlar. Kısa parentez açıp bu bölümü anlatmak gerekirse, substantia nigra beyinde basal gangliyon bileşenlerinden biridir ve bu bölgede dopamin salgılayan sinir hücreleri motor aktivitelerle madde bağımlılığı ile ilgilidir. Aşerme gibi konuda da araştırmacılar bu bölgedeki aktivasyonlara özellikle bakmayı tercih etmişler.

Çalışmanın sonuçlarına göre nasıl oruç tutarken canı çok yemek çekenlerin beyninde yemek fotoğrafları için daha çok dopaminerjik aktivasyon varsa sosyal olarak 10 saat boyunca kimseyi görmeye insanlar da sosyalleşmenin olduğu fotoğraflarda olmayı çok istemiş. Yani yalnızken o sosyalleşmeyi aslında daha çok istiyoruz.

Simdi de insanların eski fotoğrafları paylaştığını, sizi daha çok aradığını gözlemliyorsanız bu o kişilerin eski sosyal günlere, anılara özleminden. Bir nevi ‘keşke ben de orada olsam diye’ tepki gösterme şekli diyebiliriz.

İzole kalmak zorunda olduğumuz karantina zamanında orta beyninizdeki dopaminerjik nöronları yalnız kalmak yerine yalnız hissetmeye başladığınızın alarmını da veriyor olabilir. Şimdi bu videoyla beraber arkadaşlarınızın veya kendinizin gelen sosyalleşme isteğini dolaylı şekilde de olsa beni gör, bana ilgi göster mesajına cevap verme zamanıdır.

Kulladığım kaynaklar:

https://www.biorxiv.org/content/10.1101/2020.03.25.006643v1.full.pdf+html

https://twitter.com/rebecca_saxe/status/1243288232558764033

Karantinada belirsizlik psikolojisi ile başa çıkma

Okullar acilacak mi, isimi kaybedecek miyim, virusu kaparsam olur muyum, annem babam yasli ve kronik rahatsizliklari var olurler mi ve dunyanin sonu gelecek mi? Bu sorularin listesi uzayip gidebilir de. Bu kaygi dolu sorular ve koronavirusunun belki de beklemediginiz sonuclarini izlerken belirsizlik duygusu sizi de agina aldiysa ne yapabilirsiniz?

Sorumuza cevabı vermeden beynimiz belirsizliği neden sevmez bunu tanımlayalım. İnsanoğlunun en temel ihtiyaçlarından biri kendini güvende hissetme ihtiyacı. Bu sebepten sürekli bir şeyleri güvenilir olan ya da olmayan diye hızlıca tarar ve karar verir. Hatta bu kararları sonucu güvenilir insanlar, yerler, şehirler, durumlar diye hızlı bir kategorileştirme yapar. Güvenilir olmayan diye gördüğümüz bir kategori aslında tehlike. Yaşamak için veya sağlıklı olmak için de bu tehlikelere önceden tedbir almaya çalışırız ve elimizde olsa daha gelmeden çözüm bulma arayışına gireriz. Dolayısıyla, beynimizin bir tehlikeyi önceden görebilmesi için de bu belirsizliğe hazırlanmak için de olası senaryolar hazırlar. Zombiler gelirse, tuvalet kağıdı biterse, bir daha tatile çıkamazsak, çocuğumu kaybedersem ya ben ölürsem düşünceleri bizleri bulur. İşte bu soruları sormak normal olsa da eğer günlük hayatınızı kötü etkilemeye başlarsa kaygınız belirgin düzeyde artmıştır diyebiliriz.

Belirsizlik, tehlikelere karşı bir çeşit tetikte olma durumu yaratarak sizi önce endişelendirebilir, duygusal olarak sizde de kaygı oluşturabilir. Bildiğiniz bir şey sizde korku, bilmediğiniz şey ise kaygı yaratır.

Belirsizlik aslinda her zaman kotu bir sey degildir. Ornegin, bir roman okurken belirsizlik gizem yaratirken, size ekonomik bir senaryoda ise belirsizlik tercih edilmeme sebebidir. Riskli bir kararda alternatif opsiyonlari bilirken, belirsizlikte alternatiflerinizi bilememek kiside kaygi yaratir.

Nature Neuroscience Dergisi’nde 2013 yılında yayınlanan bir makaledeki özete göre, beynimiz belirsizlikle karşılaşınca önce geçmişte yaşadıklarından ipuçları arıyor (kaynak 1). Beynimiz burada güvenli olan ve tehlikeli olanı ayırt ediyor. Tehlikede olma durumu ya da güvende olma durumu ise beyinde amydgala bölümünde aktivasyonla özdeşleştirilirken bu durumlarla başa çıkarkenki duygu durumuzu insula ve prefrontal cortexteki aktivasyonlarla açıklayabiliriz.

 

Peki belirsizlik ve bu kaygınızla başa çıkmak için ne yapabilirsiniz?

 

  1. Öncelikle alanında uzmanların COVID-19 virüsü ile başa çıkma yönergelerini tam anlamıyla uygulayın. Yani ellerinizi yıkama, insanlarla fiziksel mesafeyi koruma, iyi beslenme, öksürürken ağzınızı kapama gibi önlemleri en baştan alın.

 

  1. Bu önlemleri aldıktan sonra zihinsel olarak kendinizi yeterli hissetmeniz lazım. Bunun için de yeteri kadar doğru bilgi öğrenip kendinizi telaş modundan kontrolün sizde olduğu moda getirmeniz lazım. Duygulariniza odaklanin ve bu hislerin zamanla degisecegini kendinize hatirlatin. Duygularinizi taniyip kontrol edebileceginiz ve edemeyeceginiz alanlari bulmaniz size guc verecektir. Ayni zamanda hayatin gercekligi olan hayatta kontrol edebilecegimiz ve edemeyecegimiz seyler oldugu gercekligine yakinsamaniza yardimci olacaktir.

 

  1. Önlem alıp gerekli bilgileri öğrendikten sonra kaygı verici haberlerden uzaklaşın. Size yettiği kadarını okuyun.

 

  1. Gün içeride limse sizin hayal ettiğiniz şeylere karışamaz. Güvende olduğunuz yeri, güzel bir tatilinizi veya anınızı düşünün.
  2. Bu dönemi bir çeşit inziva, oruç tutma dönemi gibi düşünün. Bundan sonra dışarıya çıkmanın, o ertelediğiniz arkadaş görüşmelerinin önemini, tatillerin önemini daha iyi kavramışsınızdır bile.
  3. Bu dönem geçince neler yapacaksınız ona odaklanın.
  4. Sevdiklerinizi daha çok arayıp güzel şeyler söyleyin.

Kaynak 1: Grupe, D., Nitschke, J. Uncertainty and anticipation in anxiety: an integrated neurobiological and psychological perspective. Nat Rev Neurosci 14, 488–501 (2013). https://doi.org/10.1038/nrn3524

Çocuklarını Cep Telefonu ve İpadle Oyalayan Aileler Neden Pişman Olabilirler?

Çocuklarına yemek yedirirken ya da çocukları her ağladığından susturmak için ipad veya cep telefonu veren ebeveynler bu video sizler için. Çocugun pasif bir şekilde izlediği o videolar, oyunlar çocukların beynini nasıl etkiliyor?

2019 yılında bir pediatri dergisinde yayınlanan bir çalışmada 3 ile 5 yaşları arasındaki çocukların dil yeteneğine, ailelerine de ipad ve cep telefonu gibi aletlerde ne kadar zaman geçirdiklerine ve MR aletine de koyup beyinlerine bakıyorlar (kaynak 1).

Çalışmanın MR sonuçlarına göre, ekran başında çok zaman geçiren çocukların beyninde beyaz cevher entegresyonu daha düşük. Beyaz cevher nedir derseniz? Beyaz cevher, aksonlardan oluşuyor ve bu aksonların üzerinde miyelin kılıfı var. Beyaz madde beyinde bölgeler arası iç işlerinindeki iletişimi sağlama görevi var. Bu cevherdeki lifler ve miyelin kılıflarının sağlıklı organizasyonu da bölgelerarası iletişimin kesintisiz olması için önemli. Beyindeki iletişim yeteneğimiz ve bilişsel fonksiyonlarımız için önemli.

Bu çalışmayı yürüten araştırmacılar çok ekran başında olan çocukların beyaz cevher entegresyonu düşük bulmalarını ileişim ve dil gelişimlerinin düşük olması diye yorumluyor. Sonra çocuklara bilişsel testler verdiklerinde bu testlerde de çocukların performanslarının düşük olduğu gözlemleniyor.

Kanada’da  yapılan başka bir çalışma ise erkan önünde çok zaman geçiren çocukların dikkat problemleri yaşadığını gösterdi (kaynak 2). Bu calismada 2 saatten itibaren ciddi dikkat problemleri yasanabilecegine isaret ediyorlar.

Sonuç olarak,

  1. Öncelikle yemek esnasında çocuklara bu aletleri vermeyin. Onlara oyuncak verin.
  2. 3 yaşından önce hiç bu aletleri ellerine vermeyin. Çocuklarına yemek yerken oyalamak için bir kez telefonu kaptıran ebeveynler, önüne geçilmez bir sorunu da kendi elleriyle yaratmış oluyorlar.
  3. 3 yaşından küçük çocuklarınız için gün içinde 1 ya da 2 video beraber izleyebilirsiniz. Eğer çocugunuz eğlenceli bir şey izliyorsa bunu yaparken de çocuğu aktif hale getirmeniz lazım. Örneğin, videoda izlenen hikayeyi çocuğa anlattırın. Karakterlerin giyindiği renkler, şekiller vs. gibi dikkatini artıracak ve çocuğun dil gelişimine katkıda bulunacak eylemler yapın.
  4. Okul çağındaki çocuklar için de düşünme yeteneği, dil gelişimi için çocukların pasif izleyici değil de oynanan oyunların aktif olduğu, oyun kurucu olduğu bir düzen geliştirmelisiniz
  5. Bu noktalara dikkat etmezseniz birkac sene sonra cok sık söyleyeceğiniz cümleyi söyleyeyim: hocam çocuğum çok zeki aslında çalışsa çok başarılı olur. Unutmayın neredeyse teknoloji fırsat eşitliğinin zirve olduğu bu dönemde bilginin bu kadar kolay ulaşılır olduğu dönemde beyni olan, zeki olan değil; bilgiye erişmeyi bilen, bunu işleyecek disiplini ve dikkati olanlar başaracak.

Kaynak 1: https://jamanetwork.com/journals/jamapediatrics/article-abstract/2754101

Kaynak 2: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6469768/

İş Makinelerini Neden Hipnotize Olmuş Gibi İzliyoruz?

Türkiye’de çok denk geldiğimiz bir resimden bahsetmek istiyorum bugün. İş makinesini hayranlıkla izleyen insanlardan. Özelllikle erkeklerin daha çok yaptığı bir eylem. Hatta genç izleycilerimin ah işte babam diye tepki verdiğini duyar gibiyim. Bugunkü video bizler neden iş makinelerini izlemeyi seviyoruz?

Rizzolatti ve takımındaki bilim insanları 96 yılında makak maymunları ile deney yaparken premotor bölgesinde F5 adlı bölgede ayna nöronlarını keşfettiler (kaynak 1). Bu sinir hücrelerini en basit şekilde açıklamak gerekirse bir eylemi yapmayıp izlerken beyninizde adeta o eylemi yaparmışcasına aktivasyon gözlemlenmesi. Bu sebepten bir futbolcunun hayalarına top gelince ya da başını çok kötü çarpınca izleyenler bile acı çekiyor. Top bizim bir yerimize değmese de o acıyı hissedibilmemizi ve hatta empati duygumuzu bu ayna nöronlarına borçluyuz diyebiliriz.

Bir araç, bir tornavida makinesi ile bir tamiri izlemek gibi eylemi izlemek ise beynimizde sol kürede inferior parietal lobe (IPL) bölgesinde aktivasyon gösteriyor (kaynak 2). Bu bölge matematiksel işlemler, obje algısı, dil ile becerilerle de özdeşleşmiştir (kaynak 2.

Avcı toplayıcı topluma geçmemiz ve alet teknolojisiyle beraber bu aletlerin yapımını ve işleyişini gözlemlemek toplumsal olarak avantaj sağlıyor. Bizler bir eylemi izlerken, aynı anda ben de bu eylemi gerçekleştirirsem nasıl yapmalıyım diye düşünüyoruz. Hatta iş makinesi izleyen insanlara bakarsanız hepsi bir şekilde yorum yapar ve hatta karışır. Çünkü bir çoğu bir iş makinesi kazı yaparken aynı aleti ben kullansam hangi açıyla ve kuvvetle kullanmam gerekir diye otomatik bir şejkilde düşünüyor. Araştırmacılar da bunu teknolojik evrimin bir parçası görüyorlar.

Alet kullanımı aslında beynimizin gelişimi için büyük bir önem taşıyor. Hatta bazı araştırmacılar beynimizin diğer canlılarla karşılaştırınca büyük olmasının bir avantajı olarak compleks aletler ve keşif yapmamız olduğu tezini savınır.

Doğada birçok hayvanda alet kullanımı olsa da kulladığı aletleri geliştirip teknoloji kültürü yaratanlar insanoğlu. Bebekler nasıl bir şeyi gözlemleyip zamanla becerileri gelişiyorsa insanoğlu da gözlemleyip ileride nasıl kullanacağına dair bunları kullanmak için bu merakını besliyor.

Kaynak 1: Gallese, V., Fadiga, L., Fogassi, L., & Rizzolatti, G. (1996). Action recognition in the premotor cortex. Brain, 119(2), 593–609. https://doi.org/10.1093/brain/119.2.593

Kaynak 2: Reynaud, E., Navarro, J., Lesourd, M. et al. To Watch is to Work: a Review of NeuroImaging Data on Tool Use Observation Network. Neuropsychol Rev 29, 484–497 (2019). https://doi.org/10.1007/s11065-019-09418-3 https://link.springer.com/article/10.1007/s11065-019-09418-3

 

Ya unutamasaydık: Hipertimezi

Küçük Emrah’ın ah ne yapsam kurtulabilsem, bir seni benim gibi unutabilsem diye şarkısında unutmak için yalvarmasını hatırlarsınız. Unutamamak Küçük Emrah’ın o dertli dertli söylediği şarkısındaki gibi zor bir durum mu? Tabi Küçük Emrah sonra unuttu ki piyasalarda neşeli şarkılarıyla ortaya çıktı. Peki ama anılarını hiç unutamayan, hafızası gerçek anlamda anormal anlamda olan hastalar ne yaşıyor ve beyinlerinde ne farklı? Bugünkü konumuz Hyperthymesia (Hipertimezi) hastaları.

Hyperthymesia, geçmişte olan olayların aşırı derecede iyi hatırlama sendromu. Bu konu 2006 yılında Neurocase dergisinde birkaç araştırmacının bahsettiği bir hasta (kaynak 1). Hani psikolog olduğumuzu söyleyince ‘hocam beni hakkımda sana bir tez çıkar’ diye tepki verenler var ya. İşte gerçekten yazılası bir hasta hikayesi ki araştırmacılar oturup bu AJ adlı kişiyi bu bilimsel dergide yazmışlar. AJ adındaki bu kişi geçmişe ait olayları bütün detaylarıyla ve doğru hatırlıyor. Daha sonra daha fazla kişide bu anormal hatırlama performansı daha gözlemlenmiş. Peki Hyperthymesia olanlar neyi, nasıl anormal hatırlıyorlar ve beyinleri nasıl?

1.Bu kişiler kendi hayatlarına dair olayları hatırlıyor ve bu anıları hatırlamak için hafıza teknikleri kullanmıyorlar. Ve hatta hafızayla ilgili test verilirse bizim gibi normal hafızası olan insanlarla benzer performans gösteriyorlar (kaynak 2).

  1. Bu insanların beynine gelince… 2012 yılında bizim gibi normal hafızaya sahip biriyle anormal otobiyografik hafızası olan birini karşılaştıran bir çalışma yapılıyor (kaynak 3). Bu çalışmada MR ile anatomik çekimler yapılıyor. Deneyde 11 anormal hafızalı insan ve yaş ve cinsiyeti benzer normal hafızası insanlarla karşılaştırılıyor. Sonuçlar anormal grup ile kontrol grubu arasındaki karşılaştırma sonucunda beynin bazı bölgelerindeki beyaz veya gri maddede oranında farklılıklar gözlemlemişler. Kafatasçı bakış açısı olmasın diye büyüklük vurgusu yerine bu bölgeleri ve özdeşleştiği işlevleri aşağıya ekliyorum.
  • Inferior parietal sulcus: bu bölge otobiyografik hafızaya yardımcı olan ve algısal olarak elementlere dikkatimizi verip bu elemntler/uyarıcılar arası bağ kurmamızı saglayan bölge.
  • The caudate and lentiform nucleus: bu bölge yetenek ve alışkanlıkların hafızası olarak değerlendiriliyor bazı çalışmalarda.
  • Inferior and middle temporal gyri and temporal pole, the anterior insula, and the para-hippocampal gyrus: Bu bolgelerın otobiyografik hafızaya katkıda bulundağını düşünebiliriz.
  • Uncinate fascicle: prefrontal bölgeden temporal bölgeye bilginin taşınmasını sağlayan bir nevi bağlantıyı kuran bölge.
  1. Peki hatırlama esnasında ne oluyor diye bu anormal hafıalı grup ile kontrol grubundan anıları hatırlanmaları istediğinden beyinlerinde ne oluyor diye fonksiyonel MR çekildiğinde (kaynak 4).
  • Otobiyografik anılarda, frontoparietal cortexte (the medial prefrontal cortex and TPJ) aktivasyon gözlemleniyor. Bu bölgedeki aktivasyonlar daha çok kişilerin kendileri ile alakalı bilgileri düşünmelerine yönelik bir aktivasyon da olabilir.
  • Semantik bilgi akışında, kontrollerle bir fark yok.
  • Obsesif eğilimleri olanların sol hippocampusunde kontrollere daha fazla aktivasyon gözlemleniyor.

Her şeyi hatırlamak anılarınız hep güzelse çok iyi ancak ama eğer kötü anılarınız varsa veya anılarınızdaki kişiler hayatınızda değilse çok acı. Hatta bu anormal hafızalı kişilerden bazılarından yüksek kaygı da gözlemlenebiliyor. Bu sebepten aslında unutabildiğimiz için şükretmemiz lazım belki. Yani Küçük Emrah’ın unutabilsem diye ağlaması, acıların çocuğu olduğun değil de bazı anılarda tutuklu kalmanın gerçekten acı olmasından kaynaklanıyor.

Kaynak 1: https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/13554790500473680

Kaynak 2: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22652113

Kaynak 3: https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1074742712000706

Kaynak 4: https://www.pnas.org/content/115/30/7795

Her gün Adriana Lima ile uyansanız beyniniz nasıl tepki verirdi?

Bu konu başlığında Adriana Lima’yı kullandım herkesin aklında standart üstü güzelliği temsil ediyor diye. Konumuz, ilişkide güzellik ne kadar önemli oldugu. Mesela dünyanın en güzeli kadını ile ilişki yaşasanız ne olacak?

Fiziksel çekim tabi ki ilişkilerin başlaması ve ilerlemesinde ve hatta bitmesinde çok önemli bir yere sahip. Ancak ilişkiniz uzun süreli ilerliyorsa işler beyniniz için öyle ilerlemiyor. Neden? Çünkü beynimiz maalesef ki hem iyi hem de kötü bir özelliği olan bir özelliğinden kaynaklanıyor. Bu özelliğin adı habituasyon. Yani beynin aynı şeyi gördükten sonra artık gördüğü uyarıcıya karşım uyum sağlaması ve eskisi gibi tepki vermemesi.

Beynimiz bunu enerji muhafaza etmek için yapıyor. Diyor ki enerjimi benim için tehdit veya ödüllendirme ile alakalı uyarıcılarda onlar için kullanayım önemsiz bilgiyi boşuna işlemeyeyim (kaynak 1,2). Beynimiz prefrontal bölgesi sayesinde bir bilgi veya uyarıcı ile karşılaşınca hemen dikkatini veriyor. Daha sonra bu uyarıcılar/bilgiler tekrarlandıkça amgydala ve hippokampüs vereceği tepkiyle bir davranış sergiliyor.

Örneğin, Christopher Wright’ın makalesinde değindiği bir çalışmadan bahsedelim. Bir pozitron emisyon tomografisi deneyinde insanlara nötr park ve korku hissi yaratacak yılan resimleri gösterildiğinde amigdala ve hipokampüs bölgelerinde bu nötr ve korku hissi yaratacak uyarıcılara habituasyon yani alışma olduğu gözlemlenmiş.

İlişkilere dönersek düşünün ki fiziksel olarak çok çekim yaşadığınız biriyle çok güzel olduğu için yıldırım nikahı ile evlendiniz. İnanılmaz instagram fotoğrafları, Paris’ten fotoğraflar. Ah inanılmaz bir balayı. İlk zamanlar o güzellik sizin beyniniz için hala çok yeni olacak ama sonra zamanla beyniniz nasıl bazı uyarıcılara adapte oluyorsa zamanla bu güzelliğe de adapte olmaya başlayacak. Eğer bu ilişkide fiziksel çekim dışında bir uyum yoksa ve bir taraf koyvermişse ilişkide alarmlar çalmaya başlayacak. Örneğin, partneriniz Adriana Lima ya da Kıvanç Tatlıtuğ yakışıklılığında olsa eğer konuşacak bir konunuz yoksa, örneğin arkadaş veya aile ortamına koyduğunuzda sosyalleşecek sosyal zekası sizi etkilemiyorsa, kanepede TV izleyip sizin varlığınızı bile hissetmiyorsa, sosyallesmiyorsa, siz eve girdiğinizde kafasını kaldırıp bakmıyorsa elinizde nur topu gibi habite olmuş bir ilişki beyni var diyebiliriz.

Dolayısıyla eğer ilişkinizi besleyen en az bir uyum maddesi yoksa bu ilişki de bu fiziksel çekimle yürümeyeceği için bitmeye mahkum.

Peki ilişkilerde bu habituasyon aldatma sebebi mi? Tabi ki de değil. Bahsettiğim çalışmada beyin her ne kadar yılanı görmeye eskisi gibi tepki vermese de gerçek bir yılan gelse bu kişiler bağırıp kaçacaktır. Yani beynimiz o kadar da alışmıyor 😊 Ancak ilişkilerinde sadece fiziksel çekiciliğin bir ilişki için yeterli olacağını düşünenler için azıcık bir adaptasyon bile ‘heyecanımızı yitirdik’ diye ilişkiyi bitirme sebebi olabilir. Dolayısıyla ilişkinizi tek bir uyum üzerinden tanımlamanın riskli olduğunu düşünüp ilişkinizi hem duygusal hem de rasyonel olarak besleyin.

Kaynak 1: Sokolov EN.Perception and the Conditioned Reflex. Oxford: Pergamon Press; 1963.

Kaynak 2: Rolls ET.The Brain and Emotion. Oxford: Oxford University Press; 1999.

Kaynak 3: Wright, C. I., Fischer, H., Whalen, P. J., McInerney, S. C., Shin, L. M., & Rauch, S. L. (2001). Differential prefrontal cortex and amygdala habituation to repeatedly presented emotional stimuli. Neuroreport, 12(2), 379-383.

3 milyon Emoji analizinden ülkelere, kültürlere ve dillere dair ipucları

Duygularımızı kelime kullanmadan anlaşmamızı sağlayan araçlardan biri emojiler. Sosyal medyada sıkça kullanıyoruz. Peki ülkere ve cinsiyetlere göre nasıl değişiyor? Bu soruya cevabı ABD’deki University of Michigan’dan Wei Ai ve Çin’den Pekin Üniversitesi’nden Xuan Lu ve ekibinin ortaklaşa çalışmalarındaki 3 milyon emoji analiziyle bulalım (kaynak 1). Araştırmacılar, android telefon sahiplerinin Google Play’den indirebilecekleri Kika adlı bir uygulama geliştiriyorlar. 200’den fazla ülkeden veri toplansa da 10 ülkenin kullanıcılarına odaklanıyor. Bu ülkeler Türkiye, Fransa, Rusya, Meksika, Kolombiya, Brezilya, İspanya, Arjentin, Endonezya ve ABD. 3,8 milyondan fazla kullanıcıdan alınan 1 aylık emojileri inceliyorlar.

Araştırmacıların yaptığı analizlere göre:

1. En çok kullanılan emoji, gülerken ağlayan emojisi, bunu takip eden emoji kalp ve gozlerde kalp olan emoji.

2. Ilk 20deki en son sirada ise alkis, tebrikler var.

3. Turkiye ozeline bakarsak en cok gulerken aglayan emoji, ve diger gulmeli kombinasyonlar var. Ilk 10’daki emojilerinin 9.su ise kalp.

4. Bu listede ilginc olan Fransizlarin top 10 listesinin 7sini kalp emojileri olusturuyor. Kolombiya, Ispanya ve Meksika’da ise maymun emojisi cok kullaniliyor. Diğer ülkelerde bu emojiler hiç kullanılmıyor. Kanımca bunun bir sebebi İspanyolca’da bir şeylerin sevimli, eğlenceli olduğunu belirtmek için maymun kelimesinin kullanılması da olabilir. Gerçi biz de kuzum, eşek sıpası çok kullanılanbir kelime olsa bunları emojilerde kullanmamız ilginç bence.

EmojısfromtheWorld

Görsel/İmage: Bu görseldeki figür ve tablo makaleden alınmıştır/ The figure and table in the screenshot were obtained from the article (see kaynak 1).

Emojiler kültürler ile ilgili de çok bilgi veriyor. Örneğin dikey ve yatay sembollerin doğu, oriyantal kültürlerde kullanımı ile batı kültüründe kullanımı farklı. Çünkü Hintilerin gülme şekli ile Amerikalıların gülme şekli arasında da bariz fark var (kaynak 2).

Arastirmacilar daha sonra acaba kultur emojileri nasil yansitiyor diye dusunup Hofstede Culture Index’ine gore cesitli parametrelere bakiyorlar. Bu indeksteki guc mesafesi ve emojiler arasindaki iliskiye bakiyorlar. Guc mesafesi yuksek olan toplumlar, ulkelerde mutlak guc bellidir, ona tapilir ve halka, kurumlara esit sekilde dagilmamistir diye dusunebilirsiniz. Ornegin, Suudi Arabistan, Irak, Malezya, Meksika ve guc mesafesi dusuk ulkelerse Ispanya, Italya, Hollanda, Avustralya. Bu guc mesafesi yuksek toplumlarin emojileri guc mesafesi dusuk toplumlara gore daha negative ve genelde uzgun yuz paylasmislar. Yani, Suudi Arabistan, Irak, Meksika ve Malezyadaki insanlar Ispanya, Italya, Hollanda, Cek Cumhuriyeti gibi ulkelerdeki kullanicilardan daha uzgun durumlar yasiyor olabilir. Bireysel ve kolektif kulturel parametresine bakilinca da bireysel toplumlardan gelen insanlarin koleftif ulkelerin vatandaslarina gore pozitif emoji paylasmalari daha da olasi. Ornegin, Avustralya, Fransa, Cek Cumhuriyeti gibi bireysel toplumlardaki kullanicilar negative emojiler yerine pozitif emojileri Meksika, Irak, Peru, Kolombiya gibi daha kolektif ulkelere gore daha cok paylasiyorlar.

Sonuc olarak emojiler yazili dilin gorsel bir parcasi halini aldilar. Bu rollerinde kuskusuz ki bir kulturu aktarma rolunu de basariyla yerine getiriyorlar.

Kaynak 1: Lu, X., Ai, W., Liu, X., Li, Q., Wang, N., Huang, G., & Mei, Q. (2016, September). Learning from the ubiquitous language: an empirical analysis of emoji usage of smartphone users. In Proceedings of the 2016 ACM International Joint Conference on Pervasive and Ubiquitous Computing (pp. 770-780). ACM.

Kaynak 2: Park, J., Barash, V., Fink, C., & Cha, M. (2013, June). Emoticon style: Interpreting differences in emoticons across cultures. In Seventh International AAAI Conference on Weblogs and Social Media.

Mevsimlik İşçilerin Bilişsel Performansları

Bilişsel psikolog olarak algılama, problem çözme konularını okumayı seviyorum. Ara ara başka örneklerle de okuyucularıma ulaşmak istiyorum. Yoksullukla ilgili bir şeyler okurken mevsimlik işçilerle ilgili bu çalışmayı gördüm ve bunu da sizlerle paylaşmak istedim.

Harvard ve Princeton Üniversite’sinden araştırmacıların yaptığı bir çalışmada Hindistan’daki 54 köyden 464 çiftçisiyle yapılan bir çalışma ile devam edelim. Şekerpancarı yetiştiren bu işçilerle hasat zamanı ve öncesinde bir görüşme yapılıyor. Görüşmelerde kendilerine bilişsel ve zihinsel yeteneklerini ölçmek için çeşitli testler veriliyor. Bu testler Raven’s Matrices ve numerik Stroop testi. Bu testlerde bir şekil verilip eksik olan parçayı bulmayı ya da dikkatlerini dizilime vermeleri isteniyor. Örneğin, 5 5 5 sırasında 5 kaç kez dizilmiştir diye sorduğumuzda 3 sayısını söylemek zorlar beyni ve aklınıza 5 geldiğinden 3’ü söylemek daha bir çaba gerektirir. Araştırmacılar hasat zamanından önce ve sonra çiftçilerin zihinsel performanslarına bakmışlar. Araştırmalar ek olarak çiftçilere maddi sıkıntılarını da sormuşlar.

Peki sonuçlar neyi gösteriyor?

1.Çiftçiler hasat sezonundan önce bu işlemleri yapmadaki başarıları düşükken hasattan sonra bu işlem becerileri artıyor. Muhtemeler hasat öncesi, çiftçiler fiziksel olarak yorgunlar ve bu sezon iyi hasat verir mi diye düşünürlerken kaygı ve stress seviyeleri daha yüksek olabilir.

2.Çiftçilerin maddi sıkıntıları arttıkça zihinsel işlem becerisi de düşüyor. Bu araştırmacılar daha önceki yıllarda yaptıkları çalışmalarda yoksul çiftçilerden maddi sebeplerle yeteri kadar beslenemeyenlerin zihinsel becerileri de düşüyor. Dolayısıyla maddi sıkıntılar arttıkça artan strese ek olarak yeterli beslenememe de zihinsel beceriyi düşürüyor.

Tabi yoksulluk beraberinde uyku sorunları ve gelecek kaygısını da getiriyor. Dolayısıyla bu çoklu etmenlerle beraber kişilerin düşünme ve problem çözme yeteneğini de engelleyen ve performansı düşürüyor. Umarım bu çalışma sonuçları ülkemizin tarım bakanlığınca da incelenir ve çeşitli iştişarelerle ülkemize çifçilere de yardım politikaları da onların psikolojileri için de düzeltilir.

Kaynak:

Mani, A., Mullainathan, S., Shafir, E., & Zhao, J. (2013). Poverty impedes cognitive function. Science, 341(6149), 976-980.

Erkekler Neden Kadinlar Kadar Kolay Aglayamaz?

Erkekler, kadınlar kadar çok rahat ağlayamıyor veya daha az ağlıyor. Bunun sebeplerine dair temel fikirler ise şöyle (kaynak 1):

  1. Cinsiyetçi yaklaşım: kızlar ağlayabilir ama erkekler ağlamaz
  2. Duygusal maruz kaldığımız uyarıcılar ve durumlar farklı
  3. Erkek ve kadınların sorunlarla başa çıkma farklı
  4. Hormonların etkisi

Örneğin, kız ve erkek çocukları arasındaki ağlama arasındaki fark 2 yaş civarı azken 13 yaşına doğru daha bir belirgin hale geliyor (kaynak 2 ve 3). William Frey’e gözyaşı ile ilgili anlattığı kitapta ise 13’lere doğru belirgin hormonsal değişikliklere bağlıyor. Hatta kadınların 15-30 yaşları döneminde erkeklere göre daha çok ağlamasını stress altında prolactin ve adrenocorticotropic (ACTH) hormonunun stres altında daha çok salgılanmasına bağlıyor. Proclatin dediğimiz hormon kadın ve erkekte üretilse de kadınlar da daha çok mevcut. Kadınlarda regl dönemini; erkeklerde sperm üretmelerine yardımcı oluyor. Bu hormonla beraber annelerin doğumdan sonra vücutlarında süt üretiminde de önemli bir işlevi var. Dolayısıyla, kadınlarda bu hormonlara bağlı olarak daha çok ağlarlar diye düşünebiliriz. Ki hamilelikte ya da bazen regl döneminde bile kadınlar daha bir duygusal olabiliyor.

Ben biraz da bu konuda en son yapılan çalışmalara bakmaya karar verdim ve karşıma 2019 yılı makalesi çıktı (kaynak 4). Bu çalışma uluslararası bir çalışma ve çalışmaya katılan ülkeler ise şöyle: Avustralya, Hırvatistan, Hollanda, Tayland ve Birleşik Krallıklar. Çalışmaya 893 kişi katıldı ve katılanlara ne zaman, ne için, ne sıklıkta ne için ağladıklarını soruyorlar. Ek olarak ağlamaya bakış açılarını soruyorlar. Örneğin, ağlamak iyi midir, utandırıcı bir şey mi, rahatlatıcı bir eylem midir gibi sorular içeren bir test ile bunu ölçüyorlar. Sonuçlar ise şöyle:

  1. Kadınlar erkeklere göre daha çok ağlıyor. Ancak, ağladıktan sonra hissedilen duygulara gelince kadın ile erkek olmak arasında bir fark yok.
  2. Ağlama eylemine bakış açısı ağlama üzerinde önemli bir faktör. Örnegin, ağlamak bana iyi geliyor diye düşünenler daha çok ağlama eylemi içinde.
  3. İnsanlar ağladıklarında etraflarında yardım aldıklarında daha iyi hissedebilyor. Ancak kültürel farklılar da var. Örneğin, Birleşik Krallıklar’da birinin yanında ağlamak ayıp gibi görüldüğü için kişiler ağladıktan sonra kötü hissetse de Tayland’ta ağlamak daha kabul edilir olduğundan kişiler ağladıktan sonra daha iyi hissedebiliyor.

Sonuç olarak, ağlama bir yardım çağrısı olma işlevine sahip. Eğer ağladığınızda bir destek varsa ağladıktan sonra kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Başkalarının sizi yargılayacağını düşünüyorsanız ya da ağlamak ayıp ya da küçük düşürücü bir şey diye düşünorsanız, ağladıktan sonra kendinizi kötü hissediyorsunuz.

En nihai olarak aslında kesin olarak bilmesek de erkeklerin ağlamamasının sebebi hemen her topluma var olan erkekler ağlamaz ya da erkeklerin ağlanmasının kadınsı bulunmasıyla beraber erkekler ağlamalarını kontrol edebiliyor. Ben etrafımda çok kolay ağlayan erkek de asla gururundan insanların önünde ağlamam deyip kimsenin gözünün önünde ağlamayan kadın da biliyorum. Aslında bireysel ve toplumsal bakış açımızın biyolojimizin önüne nasıl geçtiğine güzel örneklerden biri ağlamak.

 

Kaynak 1: van Tilburg, M. A. L., Unterberg, M. L., and Vingerhoets, A. J. J. M. (2002). Crying during adolescence: the role of gender, menarche, and empathy. Br. J. Dev. Psychol. 20, 77–87. doi: 10.1348/026151002166334

Kaynak 2: Hastrup, J. L ., Kraemer, D . T ., Bornstein, R . F ., & Trezza, G . R . (2001). Crying frequency across the lifespan. In A . J. J. M . Vingerhoets & R . R . Cornelius (Eds.), Adult crying: A biopsychosocial approach(pp.55 –70). East Sussex, U K : B runner-R outledge

Kaynak 3: Frey , W. H . (1985).Crying: The mystery of tears. Minneapolis, M N : Winston Press

Kaynak 4: Sharman, L. S., Dingle, G., Baker, M., Fischer, A. H., Gracanin, A., Kardum, I., … & Vanman, E. (2019). The relationship of gender roles and beliefs to crying in an international